15 Haziran 2026
  • Lefkoşa26°C
  • Mağusa25°C
  • Girne24°C
  • Güzelyurt24°C
  • İskele25°C
  • İstanbul22°C
  • Ankara18°C

YALAN

Oya GÜREL

19 Mayıs 2014 Pazartesi 13:08

İlk yalanınızı hatırlar mısınız? Ya da ilk hatırladığınız yalanınız ne? Kendinizi zorlayın biraz... Eminim ilk yalanınızla ilgili bir anınız vardır mutlaka. Belki ilk yalanınız değil ama olsun, anımsadığınız ilk yalan olduğuna göre, yaşamınızın da ilk yalanı olmalı. “Hiç yalan söylemem” diyen insanların en büyük yalanı söylediklerini hepimiz biliriz zaten. Benim hatırladığım ilk yalanım, ilk hırsızlığımla paraleldi. İlkokulda ilk yılım... Mağusa’dayız... O zamanlar, kırtasiyecilerin raflarında şimdiki gibi, cicili bicili hamburgerden kola şişesine kadar şekillendirilmiş, iç gıdıklayan kokulu silgiler, rengârenk defterler, kalemler yoktu. Hatta kalemlerin sapına takılan püsküllü, zilli süsler bile yoktu daha. Ama gene de renkli boya kalemleri, suluboyalar, krayonlar, pembe kaplı defterler bizim ilgimizi çekerdi. O gün, arkadaşlardan biri, yeni aldığı bir kutu kalem boyayı getirmişti okula. Özene bezen çantasından çıkarmış, kalemtıraşla yavaş yavaş, göstere göstere sivrilmiş, sonra da uçlarını tükürükleye tükürükleye, beyaz resim defterine şekiller çizmeye başlamıştı rengârenk. “Versene biraz da biz boyayalım” “Yaaa... Vereyim de bitirin öyle mi? Hem annem kimseye verme dedi. Vermem.” “Vermezsen verme. Ne yani sanki biz alamaz mıyız?” “Alın da görelim.” Kafamız çok bozulmuştu bu işe... Ne yani, biz alamaz mıydık sanki o renkli kalemlerden? Alırdık tabi... Biz alırdık da aramızda alamayacak durumda olan bir arkadaşımız da vardı. Kafa kafaya verip çözüm yolu aramaya başladık. Sanki daha güzel bir çözüm yolu kalmamış gibi, hırsızlıkta karar kıldık. Kurbanımız da, plan da hazırdı. Surların üzerinde küçücük bir dükkânı olan yaşlı, elleri titreyen kırtasiyeci amca kurbandı. Planımıza göre beş kişi birden içeri girecek, bir iki kişi onu oyalarken, diğerleri de kalem boyaları yürütecekti. Yaptık da. Hem de daha ileriye gidip, sadece kalem boya alamayacak durumda olan arkadaşımız için değil, kendimiz için de altılık boya kalemlerden çalıp, önlüklerimizin cebine sokup çıktık dükkândan. Zavallı kırtasiyeci amca bir şey anlamamıştı. Eve gelip de ödevlerimi yapmak için çantamı masanın üzerine boşaltınca, hırsızlığımın ürünü de ortaya çıktı. Annem babam, boyaları nereden bulduğumu sorduklarında, “arkadaşım hediye etti” yalanını uyduruverdim hemencecik. İlk hırsızlık ve ilk yalan. Rahatsızlık duymaya başlamıştım. Ama sanki zamanlanmış gibi, annemin bana okumam için aldığı kitabı alıp, yatağıma uzanınca, rahatsızlık daha da büyümeye başladı. Kitabın adı, “Pinokyo” idi. Hani şu yaramaz tahta kukla... Kendini yaratan babasına olmadık eziyetler çektiren, sık sık yalan söyleyen, ama her yalan söylediğinde burnu büyümeye başlayan Pinokyo. Üstelik, yaramazlıkları gemi azıya alıp da yaramaz çocukları toplayan kötü niyetli adamların peşinden gidince eşek olan Pinokyo. Sabaha kadar gözümü kırpmadan okudum. Benim gibi, yaramaz ve yalancı çocukların başına gelenleri gördükçe, dehşetten dehşete düşüyordum. Ya eşek olursam? Burnum büyüyor muydu acaba? Aynanın önüne gidiyordum. Sanki biraz büyümüş gibi duruyordu. Kötüydü yaptıklarım. Hem hırsızlık yapmış, hem de anne-babama yalan söylemiştim. Affedilir tarafı yoktu. Ama söylemek, itiraf etmek daha da zordu. Dayak yiyebilirdim. Bana alınacağı sözü verilen iki tekerlekli bisiklet alınmayabilirdi. Kısacası, itiraf, çok pahalıya patlayabilirdi. Sustum. Söylemedim. Ama o günden sonra da rahat uyku uyumak mümkün olmadı. Yaşlı kırtasiyeci amca, her gece titreyen elleriyle rüyama giriyordu. “Neden bunu yaptınız kızım?” diye soruyordu bana. “Ben o boyaları satacak ve torunuma söz verdiğim iki tekerlekli bisikleti alacaktım. Sizin yüzünüzden ona bisiklet alamıyorum şimdi.” Rüyalar, her seferinde daha da korkutucu, rahatsız edici oluyordu ama ben suskunluğumu koruyordum. Aradan iki yıl geçti. Biz Mağusa’dan Baf’a taşınmıştık. Elleri titreyen yaşlı kırtasiyeci amca, gene ziyaret etti beni rüyamda. Bu kez ağlıyordu. “Onlar senin hakkın değildi. Sen sadece boyaları değil, torunumun iki tekerlekli bisikletini de çaldın. Rahat mısın” diyordu. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Ağlaya ağlaya annemle babamın odasına giderek onları uyandırdım. İki yıl sonra, hem hırsızlığımı, hem de yalanımı itiraf ettim. “Baba, ne olur o amcaya gidelim. Boyaların parasını verelim. Bisiklet de istemiyorum, bebek de.” Ertesi gün, babamla ben Mağusa’ya gittik. Amcanın dükkânı hala orada duruyordu. İçeri girdik. Babam geride durdu ve bana bakarak “hadi” dedi. Utançtan yerin dibine girecektim neredeyse. Ama yaptım. Gidip elini öptüm, suçumu itiraf ettim ve kalem boyaların parasını vermek istediğimi söyledim. Beni affetti ve iki yıllık vicdan azabım böylece sona erdi. Ondan sonra hiç yalan söylemediğimi iddia edemem tabi. Ama bunların “beyaz” olmasına, yani kimseye zarar vermemesine özen göstermeye çalıştım hep. Bize öğretilen buydu çünkü. Dürüst olmak. Ama etrafıma bakıyorum şimdi de, “acaba annem babam ve onlar gibiler bizlere yanlış bir yaşam yolu mu gösteriyorlardı” diye soruyorum hep. Dürüstlüklerini korumaya çalışan insanlar ayakta durmak için çabalarken, yalanı yaşam biçimi yapanlar, hırsızlığı erdem sayanlar, “efendilerimiz” konumunda etrafta bizlere tafra atıyorlar. Üstelik burunları büyümediği gibi, onlar eşek olacaklarına, bizlere “eşek” tanımını yakıştırıyorlar. “Bir yerde bir hata var” diye düşünüyorum. Ama hala hatanın hangisi olduğuna bir türlü karar veremedim. Sizler biliyor musunuz acaba?

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.