17 Kasım 2018
  • Lefkoşa9°C
  • Mağusa9°C
  • Girne12°C
  • Güzelyurt7°C
  • İskele9°C
  • İstanbul9°C
  • Ankara-1°C

GELİŞİM VE ÇÖKÜŞ

Ediz TUNCEL

14 Temmuz 2018 Cumartesi 12:21

Siyasette ve yönetimde amaca ulaşmak için kullanılan tüm araçları, yapılan tüm işleri meşru ve mübah kabul eden yaklaşıma Makyavelizm denir.

Yani Makyavelizm bencillikle eş tutulan bir kavram.

Gelelim Machiavelli'ye (daha rahat okunsun diye ben de Makyavel diyeceğim)…

Makyavel 1527'deki ölümünden 5 yıl sonra 1532'de yayınlanan "II Principe" (Hükümdar) adlı eserinde politika ve ahlak ilişkilendirmesini ve tanımlamasını günümüzden 500 yıl önce yapmıştır.

Batı kültürü, günümüzden en az 500 yıl önce bir taraftan kilisenin baskıcı ve yoz yapısına karşı direnirken diğer taraftan felsefik yaklaşımlarla yaşadıkları dünyaya yön vermeye uğraşıyor ve Rönesans dönemine de damgasını vuran sanat kültürünü geliştirmekle uğraşıyor, yozlaşmış din sömürüsünün yarattığı karanlık çağlardan aydınlık çağlara doğru mücadele içine giriyordu.

Batı siyaset kültürü ile Ortadoğu ve Şark siyaset kültürü arasındaki farklar en az 500 yıl önce ortaya çıkmaya başlıyordu.

Bu farkın veya çoğul anlam yüklersek, farkların neden ve nasıl ortaya çıktığını anlamak için fazla kafa yormaya gerek yok, sadece sürece bakmak yeterlidir.

Batı siyaset kültürü düşünürlerin ve filozofların yarattığı felsefik düşünceler temelinde gelişirken, ekonomik yapılaşma da bundan nasibini alıyordu.

Bu gelişim ve evrimin karşısında duran tek güç ise elindeki gücü kimseye kaptırmak istemeyen, dindarlığı şarlatanlığa, şarlatanlığı siyasi ve ekonomik ranta dönüştüren Kilise'nin gücüydü.

Kilise'nin gücü en nihayetinde bilimsel akıla yenildi, geriye çekildi, kendisine biçilen rolü kabullendi, Vatikan'da sembolik bir kurum olarak kaldı.

Kilise'nin gücü azalırken bilimsel yöntemler devlet ve ekonomi yönetiminde ağırlık kazanmış, ekonomik verimliliğin işgücü ve yönetim bilimsel yöntemler ve akılcı kordinasyon ile artırılabileceği çoktan farkedilmişti.

Kısacası, bugünkü anlayışla devletin ve ekonominin bilimsel yönetimi konusunda ilk adımlar en az 500 yıl önce Batı kültüründe atılmıştı.

Eğer Roma İmparatorluğu dönemindeki devlet, siyaset ve felsefe evrimini ve birbirleri arasındaki etkileşimi de de dikkate alırsak, binlerce yıl geriye gitmek durumunda da kalırız, ancak günümüz şartlarının başlangıcına yoğunlaşacaksak, o kadar geriye gitmeye gerek yok, Makyavel'in tespitlerini bir dönüm noktası olarak alırsak, yeter.

1900'lü yılların başına gelindiğinde artık ekonomik akıl ve bilim kol kola, tam bir etkileşim içinde gidiyordu.

Batı türü yönetim felsefesinde iş gücünün ve üretimde verimin nasıl artırılacağı konusu artık tamamen ön plandaydı.

İşveren ve devlet bilimsel yöntemlerden faydalanıyor, işçiyi ihtiyaca göre eğitiyor, nitelikli eleman haline getiriyor, ihtiyaca göre yönetime paydaş yapıyor, yönetim sorumluluğunu işçiyle paylaşıyor, işçinin mentalitesini ortak payda ve faydaya katkı koyacak şekilde geliştiriyor, niteliği artan  işçiye 60% maaş artışı vererek ve yaşamsal refahını artırarak, üretimdeki verimi 400% nasıl artıracağının yöntemlerini keşfediyordu.

Herkes ekmek parası ve refahı artırma derdindeyken kilisenin ve dinin önemi artık sembolikleşmişti, bugün de halen öyle.

İş konusunda yapılacak her iş için ayrı bir bilim dalı gelişiyor, bilimsel gelişim ekonomik gelişimi artırıyor, ekonomik gelişim dönüşümlü olarak bilimsel gelişimin artmasına destek çıkıyordu.

Bu süreç bugün de aynı şekilde devam ediyor.

Bu süreçlerde tek sorun, siyasi ve bilimsel gücün devamını sağlayan ekonomik gücün giderek artan, doymak bilmez ihtiyaçlarını karşılamak için çıkarılan savaşlardı, halen de öyle.

Bu sürecin başını çekenler Batı'da Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve kısmen de İspanya idi, Doğu'da ise bir istisna olarak Japonya karşımıza çıkıyordu.

İskandinav ülkeleri ve Rusya bu yarışa 1900'lü yılların başından itibaren girdiler ama 400 yılda yakalayamadıkları başarıyı 100 yılda yakaladılar, hatta bazı konularda rakiplerinin önüne de geçtiler.

Yönetimin bir bilim olduğunu idrak eden Batı kültürü, beşeri, sosyal ve fen bilimlerinden faydalanarak yönetim bilimini harmanlamış, birçok bilimsel disiplin yönetim biliminin gelişimine katkı koymuş, yönetim bilimi de dönüşümlü olarak kendisini besleyen bilimlere katkısını esirgememiştir.

Böylece birbirini besleyen ve halkına, ülkesine refah olarak dönen, sürdürülebilir bir disipline sahip bir bilimler çarkı oluşturulmuştur.

Bu arada, yukarıda adı geçen ülkelerin yönetimleri bilimsel yöntemlerle milli kaynakların muhafazası ve milli verimliliği artırma konusunda politikalar geliştirme yoluna gitmeye başlamışlar, bu da emperyalizmin ve ekonomik sömürünün arayışı içine girmelerine vesile olmuştur.

Emperyalizmin gelişimi, hedef coğrafyalarda yaşayan halkların kaynaklarını sömürmek için alternatif yöntemlerin gelişimine de vesile olmuştur.

Batı kültürü, bilimsel yöntemlerle gelişimini engelleyen ve milli kaynakları hegemonyası altına alan din kaynaklı sömürü düzeninin kendilerine nelere mal olduğunu bildikleri için kendi tarihlerinden ders çıkarmış, sömürmek istedikleri coğrafyalardaki halkların başına yozlaştırılmış din kavramını kullanarak çoraplar örmüşlerdir ve halen de örmeye devam etmektedirler.

Manipüle edilmiş din kavramları ve cehaletten beslenen din sömürüsü aynı dine mensup on milyonlarca insanın birbirine düşmesine neden olmuş, milyonlarcasının da hayatına mal olmuştur.

Bugün Arap Baharı denen rezillikler sürecinde yaşananların tek ve en önemli sebebi budur.

Batı kültüründe bilimsel yöntemlerle yönetim ve ekonomi geliştirilirken, refah seviyesi insan odaklı olarak artarken, Doğu kültüründe ve İslam dünyasında tek laik ülke olarak Batı kültürüne daha yakın duran Türkiye'de din sömürüsüne dayalı cemaat, tarikat kültürü gelişmiş, hukuksal ve ekonomik refaha yönelik gelişim yerine din sömürüsünden rant elde eden şahısların liderleştirilmesi dayalı bir gelişim süreci yaşanmıştır ve halen de yaşanmaktadır.

Batı kültüründe bilim temelinde geliştirilen "sistem" veya sistemlerin kendi içindeki temelinde dini felsefik bir olgu olarak kabul eden, saplantılardan arınmış, dini kendi toplumsal yaşamının inanç temelinde felsefik bir olgu olarak gören, nitelikli, düşünen, sorgulayan, üreten, geliştiren, hukuğa, insana ve doğaya saygılı, kurumsal ve bireysel hedeflerini sistematik bir şekilde tanımlayan, hedeflerine bilimsel yöntemlerle gitmenin yolunu arayan, eğitimi tamamen bilimsel yöntemler temelinde sürdüren, kuralları ve kanunları toplumsal menfaat için düzenleyen ve geliştiren, bireysel menfaatı toplumsal menfaatle örtüştüren, maksimum refahı maksimum verimlilikle elde etmeye odaklanmış, başkasının başarısını kendi başarısı ile örtüştürüp, birleştirip, maksimum başarıyı elde etmeye çalışan, takım arkadaşının başarısızlığını başarıya döndürmek için bilimsel yöntemler kullanan, bilimsel akıldan destek alan, bilimsel aklı destekleyen ve cesaretlendiren, sistemini besleyen mevcut kaynaklar yetmeyince de ihtiyacı olanı hedef kitleden iyilikle veya zorbalıkla almaktan çekinmeyen, sürekli gelişim ve değişime odaklanan, tekdüzelikten uzak duran bir  insan modeli vardır.

Türkiye'nin de dahil olduğu Doğu kültüründe ise tam tersi olarak, dini sömüren, din sömürüsünde sınır tanımayan, din sömürüsünün bir sonucu olarak ortaya çıkan saplantılarla boğuşan,  sorgusuz sualsiz biat eden, her türlü yozluğa açık olan, cehaleti yaşam tarzı olarak benimseyen, sadece tüketmeye dayalı bir yaşam tarzını benimseyen, doğru ile yanlış arasındaki farkı kendi bireysel çıkarı doğrultusunda saptayan, çıkarlarına ters düşen herşeyi ve herkesi yok etmeye odaklanmış, bencillikte ve saygısızlıkta sınır tanımayan, milli kaynakları şahsi menfaat için sömüren, sığ ve çapsız politikalarla kafa karıştırmayı ve bulanık suda balık avlamayı hedefleyen, köşeye sıkıştığında çareyi kendi ülkesinde ve toplumunda uygulamayı reddettiği Batı türü sistemin sömürü yöntemlerinde arayan, bilimsel akıldan korkan, bilimsel aklı terörize eden ve köstekleyen,  başkasının başarısızlığından kendine başarı payı çıkararak kendi başarısızlığını örtbas etmeye odaklanan, maksimum toplumsal refaha değil de maksimum şahsi ranta odaklanan, değişime ve gelişime kapalı, tekdüzelikten yana, tembelliği ve hazır yiyiciliği yaşam biçimi haline getirmiş, Batı teknolojisinin yarattığı imkanlar arasında işine gelenleri ithal eden, çalan, taklit eden, kendine özgün bir şey yaratmak ve insanlığa katkı koymak için kılını kıpırdatmayan, lafla peynir gemisi yürütmeye çalışan bir insan modeli vardır.

Doğu kültüründeki insan modeli kendi yarattığı veya yaratılmasına çanak tuttuğu sistem kafasına çöktüğünde ise çareyi uğraşarak kendi yarattığı kaos düzenini düzeltmede değil, Batı kültürüne sığınmada bulmaktadır.

Bir süre sonra da kaçtığı kaotik düzeni yeni yerleştiği ve kendisine sınırsız özgürlükler tanıyan yere getirme çabası içine girmektedir.

Bu da Doğu kültürü ve Batı kültürü arasında bir çatışma odağı oluşturmaktadır.

Batı kültürünün 500 yıl önce bilimsel yöntemlerle mücadele ederek değiştirdiği ve geliştirdiği sistemler, Doğu kültüründe henüz başlangıç noktasında bile değildir.

Atatürk'ün cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra giriştiği eğitim ve sanayi devriminin neticesi olan yerli üretim uçak ve araba fabrikalarının, köy enstitülerinin kapatılması ve yerlerine ihtiyaçtan çok daha fazla olacak şekilde imam hatip okullarının açılması, buralardan çıkan kadroların cemaatlerin, tarikatların esiri haline getirilmesi ve devlet içine yerleştirilmesi, din istismarına dayalı bir gündem ve benzer yöntemler izleyen ama farklı odaklar tarafından ayrı ayrı hücrelerden yönetilen bir yönetim sistemi yaratılması ve bunun halkın en az yarısı tarafından içselleştirilmesi, günün sonunda ise bu oluşumlardan güçlü olanın devleti ele geçirmeye çalışması, bu süreçte ülkenin üretimden tamamen kopması ve tüketime yönelmesi, halkın birkaç odağa bölünmesi, ırkçılığın ve etnik nefretin tavan yapması, din sömürücüleri ile laik sistem savunucularının amansız ve ölümüne bir mücadele içine girmesi Türkiye'yi değil 50 yıl, 500 yıl geriye götürmüştür, sömürülmeye ve parçalanmaya ve çöküşe  hazır hale getirmiştir.

Kısacası, Atatürk ile başlayan bilim, sanayi ve toplumsal gelişim süreci Atatürk'ten sonra 1950li yıllarda ağırlıklı olarak din sömürüsüne dayanan, bilimsel gelişime tamamen kapalı sığ ve rantçı siyasi anlayışların geliştirdiği yönetim yöntemleriyle çöküş sürecine girmiştir.

Bu noktadan sonra geri dönüşüm olur mu, olabilir mi?

Olabilir de, ancak olması istenirse olur…

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.